MÜBADELENİN ADALETİ

Modern iktisadi düşünce tarihine bakıldığında bu düşüncenin gelişmesinden evvel pazar (piyasa) fiyatlarının nasıl oluştuğundan çok adil olup-olmadıklarının tartışıldığını görmekteyiz. ‘Adil fiyat’ tartışması, Antik Yunan’dan Orta Çağ’ın sonlarına kadar sürmüştür. Örneğin, Platon ve Aristo’nun en azından, mal ve hizmet fiyatlarının adil olması gerektiği konusunda aynı fikirde oldukları görülmektedir. Platon’un yaklaşımına göre, (serbest) ticaret, mal ve hizmet mübadelesinin özneleri olan alıcı ile satıcı arasında adeta ‘sıfır toplamlı’ bir oyun iken Aristo için mal ve hizmet mübadelesi hem alıcıya hem de satıcıya karşılıklı yarar sağlamaktadır ve dolayısıyla ticaret, adeta bir ‘kazan-kazan’ oyunu olarak düşünülmüştü. Ancak, bu ‘karşılıklı yarar’ ilkesinde temel ön koşul mübadele fiyatının adil olmasıdır.

Adil bir mübadeleden söz edebilmek için, alıcının gereksinimini ‘aşırı’ olmayan bir bedel ödeyerek karşılayabilmesi ve satıcının ise malını ‘aşırı’ olmayan bir kazançla satabiliyor olması gerekmektedir. Mübadelenin adaleti, ‘aşırı olmayan’ bir fiyatın oluşmuş olmasına bağlıydı, ama ‘aşırıdan’ hangi düzeyde bir fiyatın kastedildiğini açıklamaya yarayacak çözümlemeli (analitik) bir çerçeve geliştirilmemişti. Mübadelenin taraflarının kendi rızalarıyla mübadelenin gerçekleşmesine gönüllü olmaları, sözleşmenin adaletinin bir göstergesiydi (Şenses, 2017:41-42).[1]

‘Aşırı’ kavramının analitik bir açıklamasının yapılamadığı o günlerden bu günlere dair bir değerlendirme yapma hissiyatı ve belki de bir zorunluluk bu yazıyı kaleme almama neden oldu diyebilirim.       

Öncelikle ‘adil’ fiyatlardan ‘aşırı’ fiyatlara gelinmiş olduğu ve bu kavram üzerinden yol almak gerektiğini düşündüm, ancak akla şu sorunun da gelebileceğinin farkına varmak çok zamanımı almadı: Bir fiyat hem adil hem de aşırı olabilir mi(?)

Geçmiş sanki bize adil olanın aşırı, aşırı olanın da adil olamayacağını söylüyordu çünkü. Bu geçmişin içerisinde en çok ahlak, felsefe, düşünce ve yorumun hâkim olduğu o günlerden bugünlere dek söz konusu dörtlünün izlerinin de silinmiş olduğunu fark ettim. Belki yorum değil, zira herkes her şeyi bilgisi, haddi olsa da olmasa yorumlar olmuş.

O halde günümüzde hem adil hem de aşırı fiyatlar mı söz konusu, öncelikle bu sorunun cevabını arayalım birlikte. Adil bir fiyatın tanımını yukarıda yaptık. Aşırı bir fiyat için nasıl bir açıklama yapmak gerekir derseniz, bu ifadenin de karşılığını ‘enflasyon’ kavramında bulduğunu görürsünüz. Zira enflasyonun literatürdeki tanımı için şu örneklerle ilerlemek mümkündür (Mankiw, 2023: 103, 125):[2]

1970’de New York Times’ın maliyeti 15 sentti, müstakil bir evin ortalama fiyatı 23.400 dolardı ve üretim işçilerinin ortalama ücreti saatte 3.39 dolardı. 2017’de Times’ın maliyeti 2.50 dolardı, bir evin ortalama fiyatı 317.200 dolardı ve ortalama ücret saatte 20.90 dolardı. Fiyatlardaki bu genel artış ‘enflasyon’ olarak adlandırılmaktadır. Enflasyon oranı –fiyatlar genel düzeyindeki yüzde değişim- zaman içinde ve ülkeler arasında büyük ölçüde değişmektedir. ‘Aşırı’ enflasyon şeklinde adlandırabileceğimiz ‘hiperenflasyon’ ise günde yüzde 1’in biraz üzerinde olan, ayda yüzde 50’yi aşan enflasyon olarak tanımlanmaktadır.

1920’lerde Alman hiperenflasyonu sırasında bir restoranda garson her 30 dakikada bir masada yeni fiyatları söylerdi. Bir başka örnekte de müşterilerin Alman hiperenflasyonu sırasında bir bara girdiklerinde, genellikle iki sürahi bira aldıkları, ikinci sürahi zamanla ısınarak değer kaybedecek olsa da müşterinin cüzdanında kalan paradan daha az hızda değer kaybettiği görülmektedir.    

Paranın aşırı değer kaybına uğrayıp, hiperenflasyonla sonuçlanan, günlük enflasyon rakamları ile ülke örnekleri (1923 Almanya-%20.9, 1944 Yunanistan-% 17.9, 1946 Macaristan- %207, 1949 Tayvan-%11, 1994 Yugoslavya- %64.6, 2008 Zimbabve- %98) için J.M.Keynes’in sözlerini hatırlatmak isterim: Toplumun mevcut temelini alt üst etmenin para birimini çürütmekten daha incelikli, daha kesin bir yolu yoktur. Bu yöntem, iktisat yasasının tüm gizli güçlerini yıkım tarafı ile ilişkilendirmekte ve bunu milyonda bir kişinin teşhis edemeyeceği bir şekilde yapmaktadır.

Bu noktada tekrar adil ve aşırı bir fiyat aynı anda olabilir mi tartışmasına dönmek istiyorum. Yukarıda saydığım halklar için ve mesela Zimbabve ne acıdır ki, kendi ulusal parasını dahi kullanamaz hale gelmiştir, adillik ve aşırılık kelimelerinde ortak anlam aramak ne derece mümkündür.

Belki de ‘aşırı’ kavramının özüne indiğimizde daha net ve sade bir bakış açısı yakalamak mümkün olabilir. Bunun için Türk Dil Kurumu (TDK) bize yol gösterebilir. TDK, ‘aşırı’kelimesinin anlamları için şu tanımları yapmaktadır:

- Alışılan veya dayanılabilen dereceden çok daha fazla, taşkın,
- Bir şeye gereğinden çok fazla bağlanan, önem veren, müfrit, ekstrem,

-Gereğinden fazla, çok,

- Ötede, ötesinde,

-Gereğinden fazla olarak, çokça.

Konuyu bir sonuca bağlayacak olursam, kelimenin ilk anlamı için adillik söz konusu olamayacağı gibi, ikinci tanımda da bağımlılığın anlamların ötesine taşıyıcı bir bakış açısı sunduğunu, diğer anlamların ise ilk ve ikinci açıklamalar çerçevesinde şekillendiğini söyleyebilirim. Öyleyse son sözü de şu şekilde bağlayalım: Adaletle iş gören, adaletten, doğruluktan ayrılmayan, hakkı yerine getiren, adaletli anlamlarına gelen ‘adil’ kelimesi takdir edersiniz ki, her şeyden önce ‘çok, öte, fazla, ekstrem’ gibi ifadelerle bir arada anılamaz.

Mübadelenin adaleti, en uç örnekleri ile hiperenflasyonda anlamını tamamen kaybediyor görünse de, bu yola girilmiş olması da yeterince endişe verici ve ürkütücüdür. Milyonda bir kişinin teşhis edemeyeceği şekilde bunun gerçekleşiyor olması ve fark edenlerin çığlıklarının kendi kulaklarını sağır ediyor olması da bir diğer problemi beraberinde getirmektedir. Belki de artık çığlık atmak yerine farklı bir normalleşme yöntemi üzerinde durmak gerekiyordur. Zira ‘aşırı’ olan sadece fiyatlar değil, bu kadar kör bakan gözler, kalpler, düşünceler ve hareketler. Birbirini çift yönlü etkileyen bu neden-sonuç silsilesinde aynı anda birileri için ‘sıfır toplamlı’, başka birileri için de ‘kazan-kazan’ oyunu söz konusu. Yani aynı anda hem kaybeden, hem kazanan ve kazanan var bu oyunda. Bana kalırsa Platon ve Aristo zamanlarında kaybedilse dahi adil bir oyun içinde olunduğundan kaybın muhasebesi çok tutulmamış ama şimdi sadece tanımda kalan bir kavram için yitip gidenlerin hesabı tutulduğunda, bilançonun altında kalıyorsunuz.

Ahh nerede o eski günler değil mi.. Yüz yıllar sonra gelecek kuşaklar, bugünü yad ederken sanırım özlenen bir şekilde anmayacak, ne dersiniz…

02.05.2023

17.18

Adana

(Doç.Dr.)Başak Gül AKAR

@duygusalbiriktisatci

 

..

 



[1] Şenses, Fikret, 2017, İktisada (Farklı) Bir Giriş, İletişim Yayıncılık, İstanbul.

[2] Mankiw, Gregory N., 2023, Makroiktisat, (10.baskı),  (Mustafa Özer, Çev.Ed.), Nobel Akademi Yayıncılık, Ankara

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tamamen Kişiseldi Bayım..